Üye Girişi
x

Giriş Başarılı.

Yanlış Bilgiler.

E-mail adresinizi doğrulamalısınız.

Facebook'la giriş | Kayıt ol | Şifremi unuttum
İletişim
x

Mesajınız gönderildi.

Mesajınız gönderilemedi.

Güvenlik sorusu yanlış.

Kullandığınız Sosyal Medyayı Seçin
Yeni Klasör 8 yıldır sizin için en güvenli hizmeti veriyor...

Teknoloji dünyasındaki son gelişmeler ve sürpriz hediyelerimiz için bizi takip edin.

Mevlana'nın Hayatı

mevlanın insanlıga hizmetleri

Forumlar / Dini Bölüm / Dinimi Öğreniyorum

 
> 1 <

International

grup tuttuğum takım
Yüzbaşı Grup
Hat durumu Cinsiyet Özel mesaj 1892 ileti
Yer: İstanbul
İş:
Kayıt: 31-03-2006 10:29

işletim sistemim [+][+3][+5] [-]
kırık link bildirimi Kırık Link Bildir! #38751 22-05-2006 00:10 GMT-1 saat    
Mevlânâ 30 Eylül 1207 tarihinde bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan’ın Belh şehrinde doğdu. Mevlânâ’nın babası dönemin ileri gelen alimlerinden olup, sağlığında “Sultân-ül-Ulemâ/Bilginlerin Sultânı” unvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin Veled’dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur. Bahâeddin Veled, bazı siyasî olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası sebebiyle Belh’ten ayrılmak zorunda kalmıştır. Aile, sırayla Nişabur, Bağdat, Kûfe, Hicaz, Şam, Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Karaman’a (o günkü adı Lârende) geldi. 1222 tarihinde Karaman’a gelen aile burada 7 yıl kaldı. Mevlânâ 1225 yılında Şerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile Karaman’da evlendi. Bu evlilikten Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun’u kaybeden Mevlânâ bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Bu evlilikten de Muzafferüddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi. Bu yıllarda Anadolu’nun büyük bir kısmı Selçuklu egemenliği altındaydı. Konya da bu devletin baş şehri idi. Sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkârlarla dolup taşmıştı. Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd’dı. Keykubâd, Sultânü’I-Ulemâ Bahâeddin Veled’i Karaman’dan Konya’ya davet etti ve yerleşmesini istedi. Bahâeddin Veled, Konya’ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldi. Sultan Alâeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi’ni ikametlerine tahsis ettiler. Sultânü’l-Ulemâ 12 Ocak 1231 tarihinde Konya’da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu Sarayı’nın Gül Bahçesi seçildi.

Şems-i Tebrizî ile buluşması

Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu. Mevlânâ, babasının vefatının ardından Seyyid Burhaneddin Tirmizî’nin nezaretinde uzun bir manevî terbiyeden geçti. Rüknüddin Zerkûbî’nin işaretiyle Konya’ya gelen Şems-i Tebrizî ile buluşması (15 Kasım 1244) ise onda yeni bir ufuk açtı. Birbirlerinin ufkunu İlahî enginlere açan iki büyük okyanus, kendi çağlarını aydınlattıkları gibi günümüze kadar da bu nûraniyet devam etmektedir. Mevlânâ, Şems’te “mutlak kemâlin varlığını”, cemalinde de “İlahî envarı” görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems-i Tebrizî ile sohbetleri, etraftakilerin bunu kıskanması, Şems-i Tebrizî’nin Şam’a gitmesi, Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled’i gönderip, müridlerle onu tekrar Konya’ya çağırması, Şems-i Tebrizî’nin ondan sonra tekrar kaybolması... Sonra da ikinci kayboluşunun ardından Şam’da-Suriye’de “Acaba bulabilir miyim?” diye tekrar tekrar onu araması Mevlânâ’nın hayatında iz bırakmış sahnelerdendir. Mevlânâ, Şems’in kayboluşundan sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî’nin yerini doldurmaya çalıştılar. Mevlânâ, 5 Cemaziye’l-ahir, 672 (17 Aralık 1273) Pazar günü Hakk’ın rahmetine kavuştu. Cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlânâ’yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine namazı Kadı Siraceddin kıldırdı.

Şeb-i Arûs

Mevlânâ Hazretleri, ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlânâ ölüm gününe düğün günü manasına gelen “Şeb-i Arûs” diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ‘ah-ah, vah-vah edip ağlamayın’ diyerek vasiyet ediyordu. O, “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.” der.

Ney ne anlatır?

Ney âlemi kuşatan “büyük sır”ın sesidir. Yanıktır. Yakar. Her nerede üflenirse üflensin bulunulan ortamın nahoşluğuna inat kendi aşkını ve derdini öne alan, baskın çıkan, “alet edilemez” bir inleme gibidir. Diğer tüm sazları gayri meşru şarkılarda kullanmak mümkündür, ancak nây-ı şerif öyle değildir. O alet olmaz. Nerede olursa olsun kendi gündemini, İlahî aşk ateşini bir anda en ön sıraya oturtuverir. Kamış veya kargı anlamına da gelen neyin en eski adı Sümerceden Farsçaya geçen nâ veya nay sözcüklerinden geliyor.

Mesnevî nedir?

Mesnevî, klâsik Doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Sözlük anlamıyla “ikişer, ikişerlik” demektir. Edebiyatta aynı vezinde ve her beyti kendi arasında ayrı ayrı kafiyeli nazım şekillerine Mesnevî adı verilmiştir. Kâtibi Hüsameddin Çelebi’nin söylediğine göre Mevlânâ, Mesnevî beyitlerini Konya/Meram’da gezerken, otururken, yürürken hatta semâ ederken söylermiş, Çelebi Hüsameddin de yazarmış. Mesnevî’nin dili Farsçadır. Halen Mevlânâ Müzesi’nde teşhirde bulunan 1278 tarihli, elde bulunan en eski Mesnevî nüshasına göre, beyit sayısı 25.618’dir. Mesnevî’nin vezni: Fâilâtün-Fâilâtün-Fâilün’dür. Mevlânâ 6 büyük cilt olan Mesnevî’sinde, tasavvufî fikir ve düşüncelerini, birbirine ulanmış hikâyeler halinde anlatmaktadır.

10-17 Aralık tarihlerini Dünya Barış Kongresi haline dönüştürmeyi düşünüyoruz :

Bir kültür ve tarih başkenti olan Konya, bu kimliğiyle yüzyıllardır insanların devamlı ikamet ettikleri, çalıştıkları ve ziyaret etmek amacıyla geldikleri en fazla tercih edilen yerlerden birisi olmuştur. Şehrimizin millî, manevî, tarihî ve kültürel değerlerini araştırmak, yaşatmak, tanıtmak, benimsetmek ve bu suretle millî bütünlüğün güçlenmesine katkıda bulunmak amacıyla Konya Büyükşehir Belediyesi olarak çalışmalarımızı bu bilinçle zenginleştirip, göreve başladığımız andan itibaren özellikle kültürel belediyecilik alanında yararlı olacağına inandığımız çalışmalarla, bu zengin mirası tüm dünyaya ulaştırmayı hedeflemekteyiz. Şehrin geleceği için sadece fizikî yatırımlar değil aynı zamanda sosyal ve kültürel yatırımlar da önemlidir.

Konya’mızın diğer şehirlerimizden farklı bir ayrıcalığı vardır. Konya’da farklılıkları koruyarak bir arada yaşamak, yüzyıllardır bir gelenek haline gelmiştir. 750 yıl önce Amerika ve Avrupa’da insan ayrımcılığının yaşandığı bir dönemde, Anadolu’nun bu şehrinde insanların evrensel kardeşlik çizgisinde buluştuklarını görebiliriz.

Kültür hizmetleri açısından yeni dönemde Konya, büyük beğeni ve takdir toplamaktadır. Amacımız tüm dünyaya sevgiyi, hoşgörüyü, Konya’yı ve Mevlânâ’yı tanıtmak. Bu değeri tüm dünyaya tanıtmak bizlerin en büyük vazifesidir. Mesnevî’nin tüm insanlığa gönderdiği mesajları ulaştırmakta bu temel düşünce bizlerin rehberi olmuştur.

Hz. Mevlânâ, insanlığa hizmet etmenin yolunu; din, dil ve ırk ayrımcılığı gütmeden herkese aynı noktada yaklaşmakta olduğunu söyler. Bu temel düstur aynı zamanda günümüz dünyasının ihtiyacı olan bir olgudur da.

Konya Büyükşehir Belediyesi olarak öncelikle çok sade bir anlatımı ve anlaşılır diliyle en çok ilgi gören ve günümüz Türkçesine en yakın nüsha olan Abdulbaki Gölpınarlı’nın gözden geçirdiği Veled Çelebi İzbudak’a ait Mesnevî şerhi yayımlandı. İngilizce ve İtalyanca çevirileriyle yayımlanan Mesnevî’nin Farsça ve Almanca çevirileri de tamamlanmak üzere. Yakın bir tarih içerisinde Fransızca, Rusça, Yunanca, Boşnakça, Bulgarca dillerini de kapsayarak 20’ye yakın dilde tercüme çalışmalarını gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Birleşmiş Milletler’e bağlı UNESCO, 2007 yılını ‘Mevlânâ Yılı’ ilan etmeye hazırlanıyor. Ayrıca şehrimizde her yıl düzenlenen Hazreti Mevlânâ’yı Anma Etkinlikleri’ni farklı bir hüviyete büründürerek 10-17 Aralık tarihlerini Dünya Barış Kongresi haline dönüştürmeyi düşünüyoruz.

Hazreti Mevlânâ’nın düşünce merkezinin asıl kaynağı “inancı” olmuştur. Bu inanç ise; bizim de dayanmakta olduğumuz değerlerdir. Hz. Mevlânâ’nın tanıtılması ile bir filozof, bir mutasavvıf, bir İslam büyüğü ve hepsinden önemlisi insanı insan yapan değerler tanıtılmış oluyor.

Mevlevî, hayata tecelliyat olarak bakar

Mevlevîlerde, edep telâkkisiyle inançtan meydana gelen terimler vardı. Meselâ kapıyı kapamak, ocağı, yahut mumu söndürmek, ışığı yakmak gibi çeşitli mânaları arasında kötüleri de olan sözler, Mevlevîlik’te kullanılmaz, bunların yerine ‘kapıyı örtmek’ yahut ‘sırlamak’, ‘ocağı ve mumu dinlendirmek’, ‘ışığı uyarmak, uyandırmak’ gibi tâbirler kullanılırdı. Ben denmez, ‘biz’, yahut ‘fakir’ denirdi. Sen denmez, ‘siz’, yahut ‘nazarım’ denirdi. Bunların çoğunda Mevlevîlerle diğer tarikatlar arasında iştirak vardı. Aynı tâbir, bütün tarikat erbabınca kullanılırdı. Bir kısmı ise yalnız Mevlevîlere mahsustu.

Agâh ol, agâh olmak: Bir şeyi anlamak, gerçeğe ermek anlamına geldiği gibi uykudan uyanmak mânasını da ifade ederdi. ‘Uyan, kalk’ yerine birisi uyandırılırken el ucuyla hafifçe yastığına vurularak yine yavaşça ‘agâh ol erenler’ denirdi.

Allah derdini artırsın: Bir nev-niyazın aşk ve cezbeye ait bir tezahürü görülürse şeyh veya dedeler, ona bu cümleyle duâ ederlerdi. Dert, aşk ve ihlâs, teslim ve vefa, neş’e ve iştiyak mânalarına kullanılırdı.

Aşkolsun: Birisinin yanına gelen şahıs, oturup niyaz edince, yâni onunla görüşüp yerine oturarak yeri öpünce ev veya hücre sahibi, o zata ‘aşkolsun’ derdi ki bu söz, ‘hoş geldin’ makamındaydı. Bu söze muhatap olan, söyleyenin makamına ve kemâline göre ya elini göğsüne koyup baş keserek ‘eyvallah’ der, yahut yine eğilip yeri öperdi. Su veya bir şey içene de ‘afiyet olsun’ yerine ‘aşkolsun’ denirdi. Bütün tarikatlarda müşterek olan bu tâbir, bazen de karşılıklı ve tamamlayıcı tâbirlerle uzatılmıştı. ‘Aşkolsun’ sözüne muhatap olan, ‘aşkın cemâl olsun’ derdi. Bu söz üzerine ‘aşkolsun’ diyen, ‘cemâlin nur olsun’ der ve ‘nûrun alâ nûr olsun’ cevabını alırdı.

Aşku niyaz, aşketmek: Selâm anlamınadır. Şeyh veya dede yahut da birisi, ihvandan birini sorarsa bu soruya karşılık ‘selâmı var’ yerine soranın derecesine göre ‘aşku niyaz ederler, kademlerinize aşku niyaz ederler’, yahut ‘aşkederler’ derdi. Şeyhe veya dedelerden, yahut da ihvandan birine selâm gönderilirken ‘kademlerine aşku niyaz ederim’, yahut sadece ‘aşku niyaz ederim’ veya ‘aşkederim’ denirdi.

Aşk vermek: Aşkolsun demeye, yâni gelene hoş geldin yerine bu sözü söylemeye ‘aşk vermek’, bu söze muhatab oluşa ‘aşk almak’ denirdi.

Ateş-bâz: Mevlânâ’nın aşçısı olduğu rivayet edilen bu zatın adı, matbah ve aşçıbaşı yerine de kullanılırdı.

Avam: Sûfiler, hakikat ehli olmayanlara zahir, avam gibi adlar vermişlerdi. Mevlevîler tarikat ehli olmayanlara ‘avam’ derlerdi.

Çerağ: Işık, mum ve kandil anlamına gelir.

Dede: Çile çıkarmış ve hücre sahibi olmuş derviş.

Derviş: Bütün müntesiplere ve bilhassa çilekeşlere denirdi. Tarikat mensubu anlamına gelen bu tâbir, umumî ve müşterekti.

Işığı dinlendirmek: Işığın söndürülmesi.

Erenler, erenlerim: Şeyhlere ve dedelere söylenirdi.

Eyvallah: ‘İyi vallahi’den, yahut ‘iy vallahi’den bozmadır. Bu söz, çağırılan kişi tarafından, efendim mukabili kullanıldığı gibi ‘aşkolsun’ sözüne karşılık teşekkür mânasını da ifade ederdi. Bir soruyu tasdik yollu kullanıldığı da vardı. ‘Allah eyvallah’ tarzında kullanılırsa yemin makamına geçerdi.

Fahir: Mevlevî sikkesi. Mevlevîlerle Bektâşîler arasında müşterekti. Bektâşîler de Bektaşî tacına fahir derlerdi.

Fakir: Yok, yoksul anlamına gelen bu kelime, bütün tarikatlarda müşterekti ve “ben” yerine kullanılırdı.

Göçmek, göçünmek: Ölmek.

Gönül etmek: Bir işin olması veya olmaması için kalben duada bulunmak, olmasını veya olmamasını istemek, himmet etmek, birisinin işi için mânevî himmette bulunmak.

Görüşmek: İhvandan iki kişinin, birbirlerinin sağ ellerini, sağ elleriyle, yahut iki elle kavrayıp ağızlarına kaldırarak ve biraz eğilerek aynı zamanda ellerinin üstünü öpmelerine dendiği gibi Mevlevî sâliki, eline aldığı her şeyi, meselâ su içeceği vakit bardağı, eline aldığı kahve fincanını, yatacağı vakit ve kalktığı zaman yastığını, üstüne çekerken ve üstünden atarken yorganını, giyer ve çıkarırken, hırkasının ve çamaşırını yakasını, sikkesinin kenarını öperdi ki bu öpüşe de ‘görüşmek’ denirdi.

Hakta: ‘Yok’ sözü yerine kullanılırdı. Meselâ para yok yerine ‘mangır hakta’ denirdi. Umumî ve müşterek terimdi.

Hak vere: Aynı mânada kullanılırdı. ‘Yok’ sözü, hoş görülmez ve söylenmezdi. Bunun yerine bir şeyin bittiğini, tükendiğini anlatmak için ‘hak vere oldu’ denirdi. Müşterekti.

Hâmûşân: Susanlar anlamına gelen bu terim, Mevlevîlere aitti, mezarlık ve ölüler yerine kullanılırdı.

Hora geçirmek: Yemek anlamına gelen Farsça ‘horden’ kelimesinden yapılmaydı. “Bir şey yemek” anlamını ifade ederdi.

Hora geçmek: Makbule geçmek mânasına gelen müşterek ve hattâ halk dilinde de mevcut bir tâbirdi.

İhvan: Bütün Mevlevîler birbirlerine ‘ihvan-kardeşler’ derlerdi. Umumî olmakla beraber daha ziyade Mevlevîler tarafından kullanılırdı.

Nazarım: “Sen” yerine kullanılırdı. Mevlevîlikte bakışın büyük bir ehemmiyeti vardı. Mevlevîler mürşidin bakışının, insanı cezbeye ulaştıracağına inanırlar. Mevlevî mukabelesinde (ayin) Devr-i Veledî’de karşılaşanlar birbirlerinin yüzlerine ve kaşlarının aralarına bakarlardı. Aynı zamanda karşımdaki, benim nazarım olur, ben de ona nazar kesilirsem birleşmiş oluruz ki bu takdirde kelime, birliği de anlatır.

Nev-niyaz: Tarikata yeni girmiş ve bilhassa genç muhib ve semâzene denirdi.

Niyaz: Baş kesmek de denir. Mukabeleden başka zamanlarda bir Mevlevî, diğer bir Mevlevî ile ayakta buluşunca her ikisi de şu suretle birbirlerine niyaz ederlerdi: Niyâz eden, şehadet parmağını, diğer parmaklara nispetle düz olarak tutup sağ elini dudağına ***ürür ve şehadet parmağını sükût işareti yapar gibi dudaklarının üstüne biraz mail olarak koyup hafifçe öper ve derhal yine parmaklar biraz açık olarak elini kalbinin üstüne koyup başını eğerdi. Karşıdaki de aynı tarzda sağ eliyle aynı hareketi yapar ve baş keserek niyaz etmiş olurdu. Bu, parmağı ağza ***ürmek, sırrı fâşetmemeye ve sükûta, baş kesmek de insanı takdise alâmetti. Dergâha, şeyhe, dedeye ve canlara verilen hediyeye de niyaz denirdi.

Rızâ: Allah razılığı ve yol uğruna çekilen zahmet ve mihnetlere razı olmayı bildiren bir terimdi. ‘Rızâ’ kelimesi, ebced hesabında 1001 sayısını ifade ettiğinden ve Mevlevî çilesi, binbir gün hizmetle olduğundan bu kelime, Mevlevî edebiyatına da girmişti.

Sırrolmak: Gizlenmek, kaybolmak, sönmek, ölmek.

Mevlevî mukabelesi

Karşılaşmak anlamına gelen mukabele kelimesi, bütün tarikatlarda ve bilhassa Mevlevîlerde, tarikat âyinini icra etmek yerinde kullanılagelmiştir. «Mukabele» semâhânede yapılır. Semâhâne, ekseriyetle türbeyi de ihtiva eden ve kenarında seyircilere mahsus ayrı bir yeri bulunan geniş bir binadır. Asıl semâ’a mahsus olan yer, tamamıyla birbirine bitişik ve cilâlı tahtayla döşenmiştir. Semâ’hânenin üst kısmında da merdivenle çıkılan «mutrıbhâne» vardır. Mukabele, ihya geceleri, yani şimdi kandil geceleri denen Rebiülevvel’in on ikinci gecesi (Hz. Muhammed’in (sas) doğduğu gece, Mevlid), Receb’in ilk cuma gecesiyle (Regaib), yirmi yedinci (Miraç), Şaban’ın onbeşinci (Berat) ve Ramazan’ın yirmi yedinci geceleri (Kadir), Kurban ve Ramazan bayramlarının arefe günlerinin akşamları, yâni bayram geceleri, ihya geceleri, yâni uyunmayacak ve ibadetle geçirilecek gecelerdir. Gündüzleri öğle namazından sonra, geceleri de yatsıdan sonra mukabele yapılır. Her tekkenin ayrı mukabele günleri vardı. İstanbul Mevlevîhânelerinin mukabele günleri, şu günlerdi: Cuma: Galata (Kulekapısı). Cumartesi: Üsküdar. Pazar: Kasımpaşa. Pazartesi: Yenikapı. Salı: Kulekapısı. Çarşamba: Beşiktaş (Bahariye). Perşembe: Yenikapı. Maamafih bazen ihvan toplanınca mukabele günü olmadığı halde de mukabele yapılabilirdi. Taşradaki Mevlevîhânelerde mukabele günü, daima cuma günüydü. Konya’da da cuma günü, Selimiye Camii’nde cuma namazı kılınır, herkes namaza, tennuresiyle, hırkasıyla gider, namazdan doğruca semâhâneye gelinir, mukabele icra edilirdi. Rivayete göre evvelce mukabele günü ve vakti yokmuş. İhvan toplanır sohbet esnasında bir vecd, bir zevk hâsıl olursa şeyh, meydancıya emreder, o da canlara haber verir, semâhâneye gidilip mukabele yapılırmış. Sonradan, Mahmud II. vakitli vakitsiz Mevlevîhânelere gelmeye, gelince de mukabele yapılmaya başlanmış. Fakat mukabelenin, bir vecd sonucunda değil de padişahın gelişi yüzünden yapılması, Mevlevîlerce hoş görülmemiş. Şeyhler, toplanıp her tekkeye bir mukabele günü ayırmışlar ve herhalde çelebilik makamına da haber verdikten sonra padişaha, ‘payıtahtınızda her gün öğle namazından sonra Mevlevi mukabelesi icra edilmektedir’ diye günlerin listesini arz etmişler ve bu suretle de padişah gelince mukabele yapılmasının önüne geçmişler.
ALINTI

Bunu ilk beğenen siz olun

Hata Oluştu


whitewolf
Teşkilat-ı Mahsusa

grup tuttuğum takım
Binbaşı Grup
Hat durumu Cinsiyet Özel mesaj 3678 ileti
Yer: cehennem
İş: Selçuk İnşaat
Kayıt: 08-05-2006 04:36

işletim sistemim [+][+3][+5] [-]
#38813 22-05-2006 05:11 GMT-1 saat    
Allah razı olsun Emrullah abi

Bunu ilk beğenen siz olun

Hata Oluştu


Dedem Saltuk Buğra Handan bu yana Türk-İslam ülküsü demişim ona O yüzden ülkücü denilmiş bana Geçen geçsin ben vazgeçmem davamdam

Biz Bu Vatanı Üç kuruşa Peşkeş Çekecek Bir Neslin Evlatları Değiliz Biz Odasında Kuranı Kerim Var Diye Saygısından Uyuyamayan Osman Gazilerin Mısır Seferinde Çölü Atına Binmeyipte Önümde Muhammed Mustafa (A.S.V.) Yürürken Ben Ata Nasıl Binerim Diyen Yavuz Selimlerin Hocasına Saygısından Önünde Ezilip Büzülen Fatihlerin İhanetle Suçalnıp Sürgün Edilen Fakat Yanında Bir Tek Hazine Malı Götürmeyen Ve Öldüğünde Cenazesine Borçlarından Haciz Konulan Sultan Vahdettinin Evlatlarıyız Yakışmaz Bize Vatan Giderken Bayrak İnerken Ezan Susarken Yaşamak Ey İnsan Titre Ve Kendine Gel!!!

Hedefimiz İLA-Yİ KELİMETULLAH

topraktan gelen gölgeme toprak çekilince
günler bu heyulayıda ergeç silecektir
rahmetle anılmak ebediyet budur ama
sessiz yaşadım kim beni nerden bilecektir


Eyvâh! Beş on kâfirin îmanına kandık;

Bir uykuya daldık ki: cehennemde uyandık!

Mehmedim,sevinin ,başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin,eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın elbet bizim,elbet bizimdir!
Gün doğmuş ,gün batmış ,ebed bizimdir


Ey Tenperver Nefsim! Sen Kendini Ne Zannediyorsun Ki; Cennet Tabiki Ucuz Değil Cehennem Dahi Lüzumsuz Değil!

---bizki ustasıyız vatan sevmenin---
---yarın elbet elbet bizimdir gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir---
---türklük bedenimiz islamiyet ruhumuzdur ruhsuz beden cesettir---
---Şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sada ( ses ) islamın sadası olacaktır---
---Allaha Vatana Bayrağa Kurana Ve Silaha yemin olsun Şehitlerim Gazilerim Ve Başbuğum emin olsun---
---İman hem nurdur hem kuvvettir.Evet hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hadisatın tazyikatından kurtulabilir.(bediüzzaman said nursi) ---




hackerim diyenler alın size kapak olsun



hackerim diyenlere buda ikinci kapak olsun

alemci

grup tuttuğum takım
Yüzbaşı Grup
Hat durumu Cinsiyet Özel mesaj 1836 ileti
Yer: Ankara
İş: Muhasebe
Kayıt: 11-05-2006 04:54

işletim sistemim [+][+3][+5] [-]
#38814 22-05-2006 05:11 GMT-1 saat    
kardes baya bı kısa dokumunu aldım en kısa zamanda okuyacagım ( onumdekı 100 yıl ıcınde mutlaka okuyum )

Bunu ilk beğenen siz olun

Hata Oluştu


Kan kaybedîyør hayatım.Can çekîşîyør hayaLLerîm..Gîdîyørum..yanLış hayat Døğru yaşanmaz asLında..öğreniyorum



SEFA NERDESİN

MaVi_KoRkU_

grup tuttuğum takım
Cezalı Grup
Hat durumu Cinsiyet Özel mesaj 1565 ileti
Yer: mer yoooog
İş: boş işler müdürü
Kayıt: 30-03-2006 11:30

işletim sistemim [+][+3][+5] [-]
#52600 06-06-2006 14:22 GMT-1 saat    
Emrullah abi eline saglık benden de resımlerı arkadaslar ıle gezerken cekmıstım daha cok var

Bunu ilk beğenen siz olun

Hata Oluştu


> 1 <