Üye Girişi
x

Giriş Başarılı.

Yanlış Bilgiler.

E-mail adresinizi doğrulamalısınız.

Facebook'la giriş | Kayıt ol | Şifremi unuttum
İletişim
x

Mesajınız gönderildi.

Mesajınız gönderilemedi.

Güvenlik sorusu yanlış.

Han Duvarlari

Han Duvarlari Hakkında Bilgi - Han Duvarlari Nedir Özet


Araştırmalar




FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL hayatı şiirleri

ve edebi kişiliği


FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL
18 Mayıs 1898'de İstanbul'da doğdu. Bakırköy Rüştiyesi'nde, Madeka-i Meşveret İdadisi'nde okudu. Tıp Fakültesi'ndeki öğrenimini yarım bıraktı. Öğretmen olarak Kayseri'ye gitti. Sonra Ankara ve İstanbul'da öğretmenlik yaptı. 1946 - 1960 döneminde İstanbul milletvekili idi. 1973 yılında, yapmakta olduğu bir Akdeniz gezisinde gemide öldü.
Şiire aruzla başladı. Bu şiirlerinde Yahya Kemal'in etkisi sezilir. Sonra hece i1e yazmaya başladı ve Yeni Mecmua, Büyük Mecmua, Yarın ve Şair dergilerinde çıkan bu şiirleriyle tanındı. Hecenin Beş Şairi'nden biri olan Faruk Nufiz, onların en etkili, en başarılı olanı idi. Etkisi, daha sonra, hece i1e şiir yazan şairlerde de görüldü. Zaman zaman aruz veznini tekrar kullandı. Özellikle son şiirlerinde hep aruzu tercih etti. Konuları, aşk, memleket, düşünce, gurbet olan şiirlerinde her iki vezni de ustaca kullanmıştır. Özellikle aşk şiirlerinde daha başarılı olmuştur. Duygulu, içli ve samimi bir havası vardır bu şiirlerinin. Şiir sevenlerin defterlerinin baş köşelerinde yer alan bu romantik şiirler, ona yaygın ve uzun süren bir ün sağlamıştır. Anadolu'yu ve gerçeklerini dile getirirken , yurdu ve insanları yalnız karamsar bir tablo halinde değil, iç zenginlikleri, sevinçleri ve mutlulukları ile beraber şiirleştirmiştir. Han Duvarları, bu türün en yaygın, en güzel, en samimi örneğidir. Tanrı, din, ruh arayışları, tasavvuf ve fizik ötesi duyuşlara ait şiirlerini daha çok olgunluk çağında yazmıştır. Mizah dergilerinde Çam Deviren ve Deli Ozan takma adlarıyla mizahi şiirler de yazmıştır. Manzum oyunları vardır.
Şiir kitapları : Şarkın Sultanları (1918), Gönülden Gönüle (1919), Dinle Neyden (1919), Çoban Çeşmesi (1926), Suda Halkalar (1928), Bir Ömür Böyle Geçti (1933), Elimle Seçtiklerim (1934), Akarsu (1937), Tatlı Sert (mizah şiirleri 1938), Akıncı Türküleri (1938), Heyecan ve Sükûn (1959), Zindan Duvarları (1967).
Romanı : Yıldız Yağmuru (1936).
Oyunları : Canavar (1925), Akın (1932), Özyurt (1932), Kahraman (1933), Yayla Kartalı (1945).

FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL’İN EDEBİ KİŞİLİĞİ
Şiirlerinde Biçim ve Muhteva:
Faruk Nafiz kuralsız nazım şekilleri kullandığı gibi halk şiirlerimizin koşma, Türkü ve Mani biçimleriyle de yazmıştır. Bunları seçmesiyle az çok Rıza Tevfik’in etkileri olabilir. Fakat Faruk Nafiz , bu eski nazım şekillerine Rıza Tevfik ilkelerinden daha başka değişik muhtevalar katmıştır. Özellikle açtığı memleketçi şiirle hecenin en güçlü bir şairi olmuştur. Ne var ki, aruzu da büsbütün bırakmayan Faruk Nafiz sanatı boyunca, her iki vezni de ustaca kullanmıştır. Bazı hece şiirlerinde aruzla iç içelikten doğan bir iç musikisi de yerleştirmiştir. Faruk Nafiz aruzla yazdığı şiirlerinde ise üstat bildiği Yahya Kemal’in izinden gitmiştir. Aruzu güzel kullanışı bakımından Onuda Fikret Akif ve Yahya Kemal’le güzelleşen Türk aruzunun son bir üstadı saymak yerinde olur.
Kafiyelere çok değer veren Faruk Nafiz, halk şairlerinin geleneğine uyarak rediflere de bazen büyük yer ayırmıştır.
Şairin dili; yalın, özentisiz, her gün söylenen kelimelerden kurulmuş bir dildir. Kimi şiirlerinde Anadolu ağızlarında görülen deyimler ve deyişleri de kullanarak İstanbul Türkçe’sine yenilik katmış bu suretle kendinden sonra Anadolu kelimeleriyle güzel şiirler yazan şairlere örnek olmuştur. Şiirlerin hepsinde ve hele fazlaca nesirleşen bazı parçalarında tasvir sıfatları çok yer kaplamıştır.
Faruk Nafiz’in içli, samimi, gelenekli bir halk Türkçesini kullanmaktaki ustalığı bir çok yazı ve sözleri gibi Zindan Duvarları’ndaki şu dörtlükte de görülmektedir.
Hangi sözlerle ninem gönlünü açmışsa bana
Ben o sözlerle gönül vermedeyim sevgilime
Sözlerim ninni kadar duygulu olmak yaraşır
Bağlıdır çünkü dilim gönlüme, gönlüm dilime
İç Ahenk:Parnasçı deneyişlerden geçen ve Yahya Kemal’i çok benimseyen Faruk Nafiz’in önem verdiği bir şiir ilkesidir. Mısrada iç ve dış musikisinin güzel örnekleri son şiirleri arasında bilhassa bulunmaktadır.
Mecazlar bakımından Faruk Nafiz fazla bir yenilik getirmiş değildir. Çoğu şiirlerinde çıplak anlatımı tercih eden bu şairin hayallerinde sonsuzluk, tasarlayışında fazla bir derinlik olduğu söylenemez. Bol bol töre mecazları kullanarak zekayı hoşlandıran buluşlarla yetinmiştir.
Faruk Nafiz’in mecazlarında görülen başka bir özellik: Timsal ( alegori) lere fazla yer ayırmıştır. Timsali şiir rağbeti, az çok Tevfik Fikret’ ten ve Ahmet Haşim’den gelmektedir. At, Çoban Çeşmesi, Melekül-Mevt, Hayat , Mağara ve daha pek çok şiirleri birer timsal (simge) etrafında örülmüş manzumelerdir.
Faruk Nafiz’de temalar çokluk, aşk, tabiat, ölüm, hasret, yiğitlik, ihtiras gibi tekçi (ferdi) temalardır. memleket şiirleri bile bu temalar üstünde kurulmuştur. Öğretici, öğütleyici, topluma yön vermek için yazılış parçalar veya bir ülküyü, düşünceyi açıkça telkin eden şiirler onun kitaplarında önemli bir yekûn tutmaz. Yalnız Zindan Duvarları kitabında ünlü rubai şairini imrendirecek kıraatte hikmetli kitapları bulunmaktadır


ŞİİRLERİ :

DINLE NEY`DEN
Ruhum, ki askindan i`tila diler,
Üstünde titreyen hep aözyasimdir.
Duydugun bu sesler, bu iniltiler
Kendi kitabemdir, mezartasimdir...

Senelerce andim seni yilmadan,
Ölürsem ne yazik anlasilmadan!
Tanrima bir kere secde kilmadan
Sana nezr ettigim derdli basimdir.

Gizli bu askin zevki matemde,
Icinden aglarsin güldügün demde.
Bana yadigarin kaldi alemde
Kirilmis bir ney ki son yoldasimdir!


KOSMA
Kirpigine sürme cek,
Kina yak parmagina:
Bu yil yasin girecek
Kiz, gelinlik cagina...

Anlatiyor durusum,
Ben sana vurulmusum;
Ko, düssün gönül kusum
Saclarinin agina.

Yas olsam gözden akmam,
Göz olsam gayre bakmam.
Vatanimsin, birakmam
Ellerin kucagina!


MAGARA
En uzun ölümü günlerce tatmis
Son demi yaklasan bir kurt var inde:
Magranin agzini bir tas kapatmis,
Acliktan ölüyor bir kurt icinde.

Cig gibi tepeden inen kayanin
Farki yok gitgide mezar tasindan.
Kan siziyor bu kana doymiyanin
Duvardan duvara vuran basindan...

Gözünde karanlik ecellesirken,
Az daha yastmak icin canini
Her gün el kaniyle ziyafet ceken
Koca kurt yaliyor kendi kanini.

At, coban, postunu omuzlarina,
Koy artik meydana bütün varini:
Ya cikar, ya cikmaz o kurt yarina,
Yaylaya zararsiz sal davarini.

Sakiyor magranin önünde sesin.
Gec, atlim, belli ki ruhun kanatli.
Atinin nallari tasa degmesin,
O zaman canindan olursun, atli!

Ey cimen gözleri, papatya basi
Bahara benziyen, yazi andiran!
Bir kimildatirsan eger bu tasi,
And olsun, ölüme gelmistir siran.


KIZIL SACLAR
Önce baygin bir iniltiydi yamactan duyulan,
Sonra bir gölge belirmisti kus ucmaz yoldan;
Asya`nin titreterek bagri yanik topragini
Geliyor, bakitim, uzaktan sökülen bir kagni...
Inleyen memleketimdir bu tekerlekte, dedim.
Hangi bir köylü bu kagniyle sürünmekte? dedim.
Canli bir yüz bana ayklasti, mehabetle dolu.
Kim bu ? Nerden bu gelis ? Hangi yolun yolcusu bu ?
Bu gelen bir yuvasiz kus gibi pervasizdi.
Bu gelen köylü, sesinden tanidim, bir kizdi.
Sanki vurmus da onun bir karasevda basina,
Kahramanlar gibi yalniz cikiyor dag basina...
Ne uzun yol yürümüs hali, ne yorgunluk izi,
Sacinin rengi bakirdandi, bakirdan derisi.
Yaklasirken bu bakir tenli güzel kivrilarak,
Karli gönlümde günes gördü kizil bir yaprak.
Bir kizil gün doguyor sandim o bastan yarina,
Gözlerim yandi dokundukca kizil saclarina.
Öyle bir kor gibi kizgindi ki korkuttu beni.
Dökülürken saci, kipkirmizi, kan tuttu beni.
Anladim ben, neye her ruha tekindir denemez;
Neye, bir kus gibi, her sacta gönül dinlenemez!
Anladim ben ki dokunmaz sana agyarin elil
Gögsümün sarmak icin yandigi binbir güzeli
Bu tutusmus basin en sonra unutturdugu bana.
Gözlerim görmüyor etrafi, günes vurdu bana...
Kagni kayboldu, günes batti, bir ishak sesi var.
Kiz uzaklasti, fakat bende o basdönmesi var.


KIS BAHCELERI
Dinmis denizin sarkisi, rüzgar uyumakta,
Rihtim boyu sonsuz bir üzüntüyle karalti,
Körfez düsünür, Kanlica mahzundur uzakta,
Mazi gibi sislenmis Emirgan Cinaralti.

Can verdi kisin sundugu taslarla zehirden
Her gonca kizil bir gül acarken yolumuzda,
Üstündeki son dallar agarmis diye birden
Pas tuttu nihayet sularin rengi havuzda.

Yerlerde gezen hatiralar var korulukta;
Yapraklar, atilmis nice mektuplara estir.
Mehtaba calan sapsari benziyle, ufukta,
Binlerce dalin verdigi tek meyva günestir.

Iclenme tabiattaki yekpare kederden,
Yas tutma dagilmis diye kuslarla cicekler,
Onlar dönecektir yine gittikleri yerden,
Onlarla giden günlerimiz dönmiyecekler.




HAN DUVARLARI
-Osmanzade Hamdi Bey'e-
Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...
Gidiyorum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...

Ellerim takılırken rüzgârların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına.
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine.
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,
Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,
Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.
 
Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan;
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler...
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...
Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa
Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;
"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben"
Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;
Araya gitti diye içlenme baharına,
Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
Burada son fırtına son dalı kırıyordu...
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...
Gönlümde can verirken köye varmak emeli
Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!"
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana
Biz menzile vararak atları çektik hana.

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;
"Gönlümü çekse de yârin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgârın önüne katılmışım ben"
Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!
"Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı'mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"
Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..
Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
"Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi:
"Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"
Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...
Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.

Aradan yıllar geçti işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..



Faruk Nafiz ÇAMLIBEL




ÇOBAN ÇEŞMESİ
Derinden derine ırmaklar ağlar,
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi,
Ey suyun sesinden anlıyan bağlar,
Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi.

"Göynünü Şirin'in aşkı sarınca
Yol almış hayatın ufuklarınca,
O hızla dağları Ferhat yarınca
Başlamış akmağa çoban çeşmesi..."

O zaman başından aşkındı derdi,
Mermeri oyardı, taşı delerdi.
Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi.
Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi.

Vefasız Aslı'ya yol gösteren bu,
Kerem'in sazına cevap veren bu,
Kuruyan gözlere yaş gönderen bu...
Sızmadı toprağa çoban çeşmesi.

Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda,
Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda,
Ateşten kızaran bir gül arar da,
Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi,

Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar,
Tarihe karıştı eski sevdalar.
Beyhude seslenir, beyhude çağlar,
Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi...

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL





SON AŞIK
Hasretinle geçiyorken bu gençlik çağım,
Ey sevdiğim, ben ümitsiz değilim gene
Ak düşünce saçların kumral rengine
Kollarında son aşıkın ben olacağım.
Ey başında şimdi sevda rüzgarları esen,
Böyle her gün yollarımdan geçsen de süzgün
Sen benimsin büsbütün terk olunduğun gün ...
O mukadder günü, bilmem, düşündün mü sen?

Ben bir beyaz saçlı aşık, sen bir ihtiyar ...
O gün bana yalaşırken ey ilahi yar,
Esirgeme gözlerimden bir son buseni,

Kirpiğinden yavaş yavaş bir damla aksın,
Çünkü, ruhum, sen de o gün anlayacaksın
Ki hiç kimse benim kadar sevmemiş seni!



Faruk Nafiz ÇAMLIBEL



Ali


Namluya dayanir yola dalarsin
Durusun bakisin yaman be Ali
Bosuna tetigi ne kurcalarsin
Var daha atese zaman be Ali

Yillanmis bir cinar pusuluk yerin
Neredeyse gelecek beklediklerin
Var iki atimlik cani kederin
Desene isleri duman be Ali
O'nu sen buyutte sogut boyunca
Kendini ellere versin o gonca
Sozune kanmadin bunu duyunca
Gonlundu gozunu yuman be Ali

Geldiler beklenen ciftler ormana
Duruyor iki genc ne hos yanyana
Bir kursun kadina bir de cobana
Cinlasin yillarca orman be Ali
Gorunce uzanmis yar kucagina
Boynunu dolamis zulfu bagina
Kursunu kahpeye atacagina
Kendine cevirdin aman be Ali


Faruk Nafiz Çamlıbel
 



Firari


Sana çirkin dediler, düşmanı oldum güzelin,
Sana kafir dediler, diş biledim Hak'ka bile.
Topladın saçtığı altınları yüzlerce elin,
Kahpelendin de garez bağladım ahlaka bile...

Sana çirkin demedim ben, sana kafir demedim,
Bence dinin gibi küfrün de mukaddesti senin,
Yaşadın beş sene kalbimde misafir demedim.
Bu firar aklına nerden, ne zaman esti senin?

Zülfünün yay gibi çelik tellerine
Takılan gönlüm asırlarca peşinden gidecek.
Sen bir ahu gibi dağdan dağa kaçsan da yine
Seni aşkım canavarlar gibi takip edecek...


Faruk Nafiz Çamlıbel
 

Bunun hakkında hemen düşüncelerinizi ya da sorunlarınızı yazabilirsiniz...

Hızlı Yorum Sistemi
x

Mesajınız gönderildi.

Mesajınız gönderilemedi.

Güvenlik sorusu yanlış.

İsim Email Şifre Kuran'daki ilk sure

Yorumlar :

Henüz yorum yapılmamış